Bu Blogda Ara

14 Ekim 2009 Çarşamba

YENİDEN DAMLARA ÇIKMAK

Yakın bir zamanda önemli bir anekdot öğrendim. Anekdotun sahibi Zeki Gündoğdu.Bahsedeceğim bu anekdot seksen öncesine ait,bize önemli dersler vereceğine inandığım bir hikaye .Uzun yıllar önce sol’un şimdiki gibi cılız değil güçlü ve halk ile iç içe olduğu zamanlarda; bir gecekondu mahallesi bulunurmuş,Türkiye’nin kuytu bir köşesinde. Her yağmur yağdığında mahallelilerin evlerini su basar perişan olurlarmış.Durumun önemini kavrayan mahallenin devrimci gençleri ise bu duruma bir çözüm bulmak için düşünmeye başlamış. Sonunda akıllarına bir fikir gelmiş, damlara çıkma fikri. Mahallenin devrimci gençleri nöbetleşe olarak geceleri evlerin damlarında yatmaya başlamışlar, olur da yağmur yağarsa yağmuru önce onlar fark edecek ve mahalleliye haber vereceklerdir hazırlıklı olmaları için. Böylece uzun zamanlar damlarda yatar devrimci gençler. Artık onlar her yağmur sonrası perişan olan yoksul halk için birer “anarşik” değil halis halk çocuklarıdır. Aslında bu sadece bir kesit çünkü o zamanlar Türkiye’nin birçok yerinde devrimciler halk içinde sevilen, sayılan, sözü dinlenilen kişiler olmuşlardır. Peki ya sonra? Ne oldu halkı için damlar da yatan halk çocuklarına, durun size yardımcı olmak için ben söyleyeyim, hepsi damlardan indi ve kendilerini “halk” ve “kültür” evlerine ve herkese açık ama maalesef kimsenin yerini bilmediği bürolarına kapattılar. Yani uzaklaştılar halktan, her sabah düzenli olarak kepenklerini açıp kapattıkları dükkânlarında, çay içip birbirleri ile sohbet edip, bir fanusun içinde mutedil bir hayat yaşamaya başladılar. Zamanla bürokratlaştılar, artık yapmak için yapmaya başladılar birçok işleri; afiş asmak, bildiri dağıtmak, basın açıklaması vs… Gerçi bu bahsettiklerimin hiçbirisi yapılmaması gereken gereksiz şeyler değil, hatta yerinde olduğu zaman çok başarılı araçlar, ama zaten işin nüansı da burada bunlar sadece araç kesinlikle birer amaç değil. Tabi tüm bunların arasında ”devrim” derseniz, “devrim” ise mutlaka atılması gereken bir slogan olarak kaldı damlardan inen yeni nesil devrimcilerimiz için.
Eski solcular, yani bir zamanlar dünyayı değiştirmek için “çok” uğraşan ama artık doğal olarak yorulup kahvehane köşelerine çekilen, bu zat-ı muhteremler bayılırlar hayıflanmaya.”Biz bir zamanlar böyleydik, biz çok iyiydik şimdiki gençlere bak, bu halk hiçbir şeyi anlamıyor, değmezmiş bunlara…”Aslında halk anlıyordu, biliyordu kimlerin kendileri için çalıştıklarını. Kimlerin kendileri için bedel ödediğini çok ama çok iyi biliyordu. Yoksa kim söyleyebilir ki bu halkın Mahirleri, Denizleri ve İboları unuttuğunu, yalnızca unutturuldu, hem de zorla… Bu nedenle söylemekte yarar var verilen her mücadelenin yeri ve değeri vardır ve ülkemizin insanlarının âdetidir yapılan bir iyiliği hatırlamak, yani unutmaz öyle kolay kolay, kendisi için yapılanları bilir. Bildiği için de inancı yok zaten şimdiki devrimcilere çünkü kendilerinin, hiç okunmayan ve ayaklar altında çiğnenen bildiriler de kelimeler ile kurtarılmasını istemiyor. Cafcaflı sloganlar ile değil pratikte kurtulmak istiyor, bu halk sermaye denen illetten. Kurtulmak istiyor bunun için de yardım istiyor fakat Taksim de basın açıklaması yapıp sonra dağılan, çalıştığı yere gelmeyen, onunla kahvehane de oturup sohbet edip çay içmeyen, onun evine oturup sofrasına misafir olmayan sözde devrimcilerden yardım istemiyor. Onun ekmek derdini özgürlük şiarı ile birleştirebilecek, onunla beraber gülüp ağlayabilecek, onunla beraber hayata göğüs gerip, hakkını aramasında onun ile kol kola girip mücadele edebilecek gerçek devrimcileri arıyor ve onlardan yardım istiyor.
Kim peki bu gerçek devrimciler? Aslında bu soruya yeniden uzun bir yanıt yazmaya hacet yok. Çünkü daha önce söylediklerimden başka bir şey söyleyemeyeceğim. Yalnızca bundan sonra yakasını sekterizmden kurtaran, gerçekten de devrimci olmak isteyenler bariz bir şekilde farkına varacaklardır, önemli olan herhangi bir kalıba girip kendini kitlelerden soyutlamak değil, onlar ile beraber yaşamak, onlar gibi olmak önemli olan. Yeşil parka, çeneden sakal bunlar yapmıyor bir insanı devrimci, bir işçinin patronundan küfür yediği zaman ki yüzünde beliren kızarıklığı, bir kadının kocasından yediği dayak yüzünden boynunu bükmesini, Diyarbekir de bir çocuğun panzerlere taş atarken ki yüreğinde bulanan çocukça kıvılcımı anlayabilmek devrimci yapıyor insanı.
Bir dönemeçteyiz ve tartışmasız devrimci siyaset açısından geriden girdiğimiz bir dönemeç bu. Tabii ki bu tür bir durumda bin bir türlü şey bulup vaziyeti daha da kötüleştirebilir, bir cehenneme çevirebiliriz. Belki daha iyi bir ülkede yaşamayı hayal edebilirdik ama olmadı bizlerin göbek bağı Türkiye sınırları içerisinde kesildi bu nedenle de burada çizilecek bizler tarafından bizim kötü başlamış ama iyi bitecek olan kaderimiz. Biz yaşadık açlığı, hırsızlığı, fail-i meçhulleri, suçsuz yere zindanlara atılmaları… Bizler yaşadık bütün acıları, Türkiye’nin bütün emekçi ve sömürülen halkları yaşadı. Bu nedenle de acılar ile doğup acılar ile ölen halkların doğurduğu ve büyüttüğü çocuklar olan biz devrimciler, farklı değiliz insanlarımızdan ve uzakta da değiliz, sadece damlardan indik, kahvehanelere uğramaz olduk, hiçbir emekçinin evine misafir olmamaya başladık ve İstiklal caddesinden başka bir yerde dergi satmaz olduk. Fakat şimdi bütün hatalardan ders alan, azimli, çalışkan halk çocuklarının, devrimcilerinin rotaları belli; dergileri ile beraber mahallere… Ve tabi ki yeniden damlara çıkmak gerek çünkü hala her yağmur sonrası evlere su basıyor… Şimdi yeniden damlara çıkma zamanı!

Hiç yorum yok: