Bu Blogda Ara

10 Ocak 2009 Cumartesi

BİZİM GÜNÜMÜZDE GELECEK

Ne de zor şu dünyada yaşamak. Aslında kelimenin en basit anlamı ile yaşamak; yani kendi yağında kavrulup, kendinden başka hiç bir şey düşünmeyerek yaşamak, oldukça kolay. Zor olan sadece kendin değil başkaları içinde yaşadığını ya da yaşayabileceğini kendine itiraf edince başlıyor. İşte o zaman “zorluk” omuzlarına biniyor. Ve benim ”nede zor şu dünyada yaşamak” sözüm kanımca daha da bir anlam kazanıyor çünkü başkaları içinde yaşadığını kendine itiraf edince, hayatın en zor dönemecine giriyorsun. Aslında söylemeye çalıştığım şey, her şeye rağmen “bir halkı savunmanın”,”bir davayı savunmanın” bireye yıktığı büyük sorumluluk.
“Sorumluluk”; insana belki de çizdiği yoldan uçurumlara düşmemesi için, onu en çok tutan bir “gizli el”.Çünkü insan “zor” karşısında kaçmaya, saklanmaya, sinmeye alışıktır.”Sorumluluk” daha çok da “gidilmesi gereken yolun” yüklediği pozitif baskı ise kaçmaya, saklanmaya, sinmeye karşı, insanın ihtiyacı olan bir tavırdır.
Tarih; ilerlemenin süre geldiği bir disiplin. Ve bu ilerlemede her zaman bir bireyin adına rastlarız. Asıl güç onun olduğu için ya da “dinamizm” o olduğu için değil, o da o süreçte bir şeylerin bir ucundan tuttuğu içindir. Sonuçta: tarihi insanlar yazıyor. Ve biz gördüğümüz bu önemli süreçlerin önemli bireylerinde bir şey fark ederiz. Yalnızlık. Yalnızdırlar, anlaşılamazlar hemen, anneleri, babaları, kardeşleri, arkadaşları, sevgilileri dahi anlayamaz onları bir çırpıda. Ve korkar sevdikleri. Nedense en çok da onlar korkar sanki onlar yürüyormuşçasına tarihin dikenli yollarında. Sevdikleri, onları onlardan daha iyi düşündüklerini zannettikleri için korkarlar. Onlar için, onların gideceği yoldan. Hem de öyle korkarlar ki…
Toplumun önünde olan ve egemen otoritenin zaaflarını görüp onun zamanının dolduğunu söyleyen, ilerici birey, ne yazık ki ilk tepkiyi en yakınlarından alır. En yakınları sorar ilk önce ona “ne gerek var?” sorusunu. En yakınları söyler ilk önce ona “boş ver düzeltecek ise başkası düzeltsin” cümlesini. Otoritenin resmi baskı araçlarından önce en yakınlar verir tepkiyi toplumun “ilerisinde olan birey”e… Sorarsınız eğer o en yakınlara, aslında hepsi sevdikleri için yapmışlardır. Çünkü onlar, o “en yakınlarımız” hep en iyisini bilirler ve görürler. En iyisini bildikleri için, ses çıkarmazlar kafalarda kızışan kırbaçlara, kursağımızdan çalınan lokmalara… En iyisini bildikleri için ses çıkartmazlar ve toplumun “ilerisinde olan birey”e yani bize, en iyi yaptıkları şeyi, susmayı öğretirler. Haksızlık karşısında susmayı, ahlaksızlık karşısında susmayı…
Düşünüyorum. Her gece yatmadan önce düşünüyorum. Bir yerde yanlış yapıyoruz. Eğer daha yolun başında iken bu yanlışı çözersem hayatımın bundan sonrasında daha mükemmelimsi yaşayacağım. Çözemiyorum. Çünkü hata daha yolun en başında en yakınlarına kendini ifade edebilme hatası. Sevdiklerinin senin ne kadar kararlı olduğunu bir türlü bilmemesi, belki de bunu bilmek istememesi. Korkuyorlar. Ve tarafsız olmanı istiyorlar. Suç burada! Belki de sevdiklerime ifade edemediğim şey bu “taraf olmayanın bertaraf olacağı”.O yüzden taraf olmak mühim ve fazla seçenek de yok. Aslında bu bakımdan da kolay; iki taraf var ve bu seçeceğin tarafları çok basit bir şekilde ayrılıyor. Eline geçen her meta-ürün, bir sınıf savaşımının ürünü, üretenler ve emeğini kazanmak isteyenler ile daha az ücret ile daha çok çalıştırıp daha çok kar etmek ve daha çok sömürmek isteyenlerin arasında ki bir savaş. Ve senin bu savaş da tutacağın safla kesinleşiyor her şey.Yani ya ezenin tarafındasın(dolaylı veya dolaysız olarak) ya da ezilenin.Ne yazık ki sevdiklerimiz,canlarımızın içleri şunu iyi bilmeli ki onlar korkuyor diye haklı bir kavga bırakılamaz.En azından ben bu kadar alçak olmayı kendime yakıştıramıyorum.
Bir halkı sevmek. Bir kızı sevmek gibi aslında. Bir kızı sevmek ise bir “risk” meselesi, yani sen duygularında ne kadar samimi olsan da bazen karşılık alamayabilirsin.Belki sen en çok sevebilirsin.Ama iktidar olma meselesi işte; gönüller de iktidar olma meselesi.Her zaman sevdiğin kadar sevilmeyebilirsin ama bu seni yinede yanlış kişi yapmaz.Aynı bir halkı sevmek gibi. Yanlış anlaşılabilirsin, sevilmeyebilirsin, istenmeyen kişi olabilirsin, ama bu seni yinede yanlış kişi yapmaz. Yinede senin halk için mücadele ettiğin gerçeğini değiştirmez.
Birkaç gündür Bobby Sands’i düşünüyorum. Kendim açlığa altı saat bile dayanamazken ölüm orucunda altmış altı gün dayanmış,bu naif direnişçiyi düşünüyorum.Sanki onunla özdeşleştiriyorum kendimi.Onun gibi olmak istiyorum. Bir şeyler için, bir halk için ölmek, ölebilmek. Aslında annen, baban, kardeşin, kuzenlerin, teyzen ve yengelerin, amca ve eniştelerin için, seni sevmeyen o kız, seni terk eden bir başka kız ya da senin yüz vermediğin diğer kızlar için, çok sevdiğin can yoldaşın için, komşuların, okuldaki arkadaşların, anılarında iyi kötü yer edinen herkes, nefes almaya hak kazanmış bütün canlılar için ölebilmek. Aslında bu coşkulu duyguya ölüm bile denmez bu “yeniden dirilmek.”
Bırakmalı artık peşimizi gücü yetmeyenler, yüreksizler. Barışa savaşmadan, mutluluğa ise mutsuz olmadan erişilmez. Eğer acı çekilecek ise iliklere işleninceye kadar çekilecek ve bir hayat harcanacak ise her zerresine kadar harcanacak.Bahsettiğim acı çekmeye alışmak,bundan haz duymak,çilekeş yaşamak değil.Trostky’ inin güzel bir sözü vardır,hoşuma gider; ”dinin çilekeşliğine karşı,marxizm iyimserdir ve sırf bu hali ile bile dinin uzlaşmaz karşıtıdır.” O yüzden acı çekmekten, haz duymaktan çok onun kaçınılmaz olduğunu bilerek mücadele etmek gerekiyor. Keşke hiç acı çekmeden, dünyayı güllük gülistanlık yapabilsek, ne yazık ki dünyanın bu kadar fazla “pembe renk” rezervi yok.
Velhasıl kelam, sevdiklerimiz korksa da bizler için, başımıza bir şey gelmesinden çekinseler de, tarih boyunca süre gelen haklı bir kavgayı bırakmak olmaz. Yüreğinde gurur olan hiçbir insan bu alçaklığı yüreğine giydiremez. Çıplak kalmayı tercih eder, onuru ve battaniyesi ile çıplak ölen Bobby gibi. Temiz, dürüst ve onurlu bir şekilde. Sancıyı yürekte daha fazla duymamak için, korkuyu yere çalmak lazım. Bir yol yürünecekse yağmurda da çamurda da yürünülür. Gerekirse hastalanılır. Ama dinlenmek için zaman yok. Bu yol bütün sevdiklerim ve bir gün doğacak çocuklarım için…”Bizim günümüz de gelecek!”

Hiç yorum yok: